2011 - 2012 öğretim yılının başlamasıyla birlikteÜniversitelerimizde değişen ne?sorusunu kendime sordum.
Muhakkak ki değişen bazı şeyler vardı!
YÖK Yöneticileri, rektörler, kadrolar v.s.
Ama değişmeyen şeyler de vardı. 
Yaklaşık 10 yıldır ülkeyi AKP yönetiyor.
16 yıl önce okuduğum bir makaleyi arşivimden çıkardım.
Tekrar okudum ve sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Makalenin yayınlandığı dergi’nin adı Sızıntı
Sayı 197, sayfa 206 – 209.
Makale yazarı Doç. Dr. M. Sami POLATÖZ.
Konu, “Üniversitelerimiz ve Amerikan Üniversiteleri Arasında Bir Karşılaştırma”.
Yazar, İşin Ehline Verilmesi, Üniversiteyi İdare Edenler, Öğretim Üyelerinden Beklenenler, Alet Teçhizat ve Kütüphane İmkânları, Yüksek Lisans Ve Doktora Eğitimi, Beyin Göçü, Netice olarak 7 bölümde konuyu analiz etmiş.
Bazı bölümlerini aynen aktaralım;
 
Giriş
Bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin ölçümlerinden önemli biri de üniversitelerdir. Üniversiteleri müesseseleşmiş, eğitim ve bilim faaliyetleri gelişmiş ülkelerin bilim ve teknolojide de önde olmaları rastlantı olamaz.
Amerika’daki önde gelen üniversiteleri idari yapı, öğretim üyelerinin çalışmaları, fiziki imkânları ve eğitim seviyesi gibi özellikleri yönünden karşılaştırırsak bizde bilim ve teknolojinin niçin gelişmediğini anlayabiliriz.
 
İşin Ehline Verilmesi
Şu iki olay üniversiteler arasındaki farkı çok bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Lübnan asıllı bir Müslüman olan Muhammed Hac Virginia Tech’den “Mühendislik Bilimleri” ve “Mekanik” bölümüne yardımcı doçentlik için müracaat eder. Bir kişilik kadroya 700 kadar müracaattan konu ve yayın sayısı göz önüne alınarak ön eleme sayısı 50’ye kadar düşürülür.
Bu 50 müracaat dikkatle incelendikten sonra ilk 3 kişi mülakat için bölüme çağrılır. Bu 3 adaydan her birine uçak bileti gönderilerek bir gün boyunca bölüm öğretim üyeleri ile beraber olmaları sağlanır. Aday onlarla konuşur, yemek yer ve çalışma alanı, ileriki planları ile ilgili bilgi verir, üniversite imkânları hakkında bilgi alır. Bu üç aday içersinden de hem bilimsel yeterlilik hem de konuya yakınlık açısından Muhammed Hac seçilir. Müslüman olmasına rağmen bu vasfının bölüme alınmasında herhangi menfi bir tesir olmamıştır. İşin diğer bir yönünü ise bu alınma kararının bölüm hocaları tarafından verilmiş olmasıdır.
 
Buna benzer bir kadroya müracaat hadisesi Boğaziçi Üniversitesi’nde yaklaşık aynı tarihlerde meydana gelmektedir. Şemseddin (!). Amerika’nın en meşhur üniversitelerinden MIT’de Fizik alanında Milli Eğitim burslusu olarak doktora yapmış ve Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’ne şahsen müracaat etmiştir. Bölüm başkanı Şemseddin’e bilimsel yönder yeterli olduğunu ancak sosyal uyumun çok önemli olduğunu uyum sağlayıp sağlayamayacağını sormuştur. Daha sonraki günlerde bölümle beraber yemeğe gidilmiş Şemseddin’in içki içmediği fark edilince bütün bağlar koparılmıştır. Bununla da kalmayarak Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü Şemseddin’in bu özelliği ile ilgili olarak uyarılmıştır. Eleman alınmasında bu tür taraflı davranış eski üniversitelerimizde bölüm seviyesinde yapılırken yeni üniversitelerimizde bizzat rektör tarafından yapılmaktadır. Bu tip üniversitelerde bölüm başkanlarının, dekanların, fakülte yönetim kurullarının hiçbir önemi yoktur.
Amerikan üniversitelerinde iş ehline verilir. Öğretim üyeliğine alınma görüşmelerinde “Evli misin?” gibi özel hayatı ilgilendiren masumane bir sorunun sorulması dahi yasaktır. Ülkemizde ise adayın işin ehli olup olmamasından çok çıkar çevrelerine yakın olması, özel yaşantısı, fikrî yapısı vb gibi hususlar öncelikli olara ele alınır.           
 
 
 
 
Üniversitelerimizde Değişen Ne? (2)
 
 
Üniversiteyi İdare Edenler
Amerikan üniversitelerinde rektörler ilanla göreve alınırlar. Üniversite içerisinde oluşturulan bir kurul bilimsel yeterlilik, idare tecrübesi, gibi objektif kriterlere göre inceler ve neticede bir kişide karar kılarlar. Bu kişi çoğu kez üniversite dışından birisidir. Bir çok ihtisas dergisinde bölüm başkanlığı, dekanlık ilanı görmek çok olağan bir hadisedir ve onlarca bölüm hocası bu makamı hiç düşünmemektedir. Türkiye’de ise idarecilik hedefe ulaşmada bir vasıta değil bizzat gaye haline gelmiştir. Bilimde ilerlemeyi sağlayacak hiçbir plan ve projesi olmayan, eğitimden anlamayan insanlar rektör olmak ister ve olduktan sonra da normal yürümekte olan işlerin önünde de engel teşkil eder. Bu tip kimseler salon adamıdır. Toplantı, panel ve kokteyllerde rektör sıfatıyla bulunur, etrafa karşı şirin gözükürler. Kısa ve uzun vadeli hiçbir planları yoktur ancak idarecilik nimetlerinden sonuna kadar istifade eder, eş, dost ve çıkar çevrelerine iş imkanı sağlarlar.
Amerikan üniversitelerinde yetki ve sorumluluklar paylaşılmıştır. Bölüme alınacak bir öğretim üyesi için bölüm öğretim üyeleri tam yetki sahibidir. Araştırma görevliliği kadrolarının dağıtımı da yine bölüm başkanları tarafından yapılır. Halbuki Türkiye’de bir araştırma görevlisinin işe alınmasına kadar bir çok iş rektörün önüne çıkmak zorundadır. Bu ise rektörlük makamını gereksiz işlerle meşgul etmekte ve idari verimi azaltmaktadır. Basit bir evrak haftalarca, aylarca bekleyebilmektedir.
    
Öğretim Üyelerinden Beklenenler
Bir Amerikan üniversitesi öğretim üyesinden şu dört şey sırası ile beklenir:
Öncelikle “Araştırma projeleri ve danışmanlıklar sayesinde devlet ve sanayiden üniversiteye para getirilmesi”.Bu araştırma paraları üniversite bütçesi için büyük önem arz etmektedir. İkinci olarak “Her türlü ilmi faaliyetlere katılımdır”. Bunlar ise ilmi yayın, bilimsel dergi editörlüğü, sempozyum, seminer ve konferanslara katılmak, bildiri sunmak ve bu faaliyetleri tertiplemek türünden işlerdir.
Üçüncü önem sırasında ise “Eğitim faaliyetleridir” ve bu eğitim faaliyetleri içerisinde yüksek lisans eğitimi her zaman lisans eğitimine göre önceliklidir. Dördüncüsü ise “İdari kurullarda görev almaktır”.
Ülkemiz üniversitelerinde ise öğretim üyelerinden ne beklendiği tam olarak belli değildir. Bir çok öğretim üyesi maaşların azlığından, üniversitelerdeki sürtüşmelerden ve haksızlıklardan dolayı  motivasyonunu kısmen veya tamamen kaybetmiş durumdadır. Çoğunlukla ek ders ücretleri, gece eğitimi vb. ile maaş açığını kapatma peşindedir ve bir lise öğretmeni kadar derse girmektedir. Arta kalan vakitlerinde ise dışarıda kendi işlerini takip etmekte, çay partilerine katılmakta, sohbetle vaktini geçirmeye çalışmaktadır. Haliyle böyle bir öğretim üyesinin bilime harcayacak vakti de kalmamaktadır. Denk getirdiğinde hemen bir idarecilik görevi üstlenerek bütün bütün bilimden kopmaktadır.Yükselmek için gerekli olan makaleleri orijinal olmayıp alıntılardan ibarettir. Yurtdışı makale için paravan dergiler kullanılmış parayla makalesi bastırılmıştır. Bu hususta istisnai bir çok değerli bilim adamlarımızın bulunduğunu hemen belirtelim.
 
Alet Teçhizat ve Kütüphane İmkanları
Amerika’nın iyi üniversitelerinden biri olan Virginia Tech kütüphanelerinde 3.5 Milyon kitap vardır. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birisi olan Boğaziçi Üniversitesi’nde 200 Bin civarında kitap bulunmaktadır. Bu iki üniversitenin abone oldukları periyodikler yine mukayese edilmeyecek durumdadır. Yeni kurulan üniversitelerimizde ise durum daha da vahimdir. Ege bölgesinde yeni kurulan bir üniversitenin(*) kütüphanesinde orta ölçekteki bir lisede kütüphanesindeki kadar bile kitap yoktur. Şu an için teknik sahalarda araştırma yapan bir kişi ancak Ankara ve İstanbul’a giderse makul sayıda periyodik bulabilir. İzmir gibi Türkiye’nin 3. büyük şehrinde ise yeterince periyodik maalesef yoktur. Halbuki Türkiye sathında en az 5-6 bölgede YÖK Kütüphanesi tipinde kütüphaneye ihtiyaç vardır.
 
Üniversitelerimizin alet ve teçhizat yönüyle durumu ise tamamen ortadadır. Eğer deney setleri önceden hazır değilse bir doktora öğrencisi bunları temin edebilmek için ya çok zengin yahut da çok sabırlı olması gerekir: Çünkü gerekli şartlarda alet ve teçhizat  2 – 3 yıldan önce  temin edilemez. Diğer taraftan yurtdışına her yıl çok sayıda master ve doktora öğrencisi gönderilmektedir. Bir yurtdışı bursu alan öğrencinin devlete maliyeti 25.000 dolar civarındadır.  Yeni kurulan bir üniversitenin bir bölümünün yurtdışında 5 öğrencisi varsa devlet yılda 125.000 doları bu bölüme öğretim elemanı sağlamak için harcamaktadır. Halbuki aynı bölüme yıllık teçhizat desteği yaklaşık 6.000 dolar civarındadır.     
 
 
Üniversitelerimizde Değişen Ne? (3)
 
Beyin Göçü
Amerikan üniversitelerinin en büyük başarılarından birisi beyin göçünü sağlayabilmesidir. Dünyanın en zeki ve başarılı insanları Amerikan üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora eğitimi için seçilerek gelmekte ve bu kimselerin içerisinde de en başarılıları bu ülkede kalması sağlanmaktadır. Amerika’nın herhangi bir üniversitesinin herhangi bir bölümünde etnik köken olarak Hintli, Çinli, Koreli, Türk, Meksikalı vb. bütün dünya ülkelerinden göçüp gelmiş bilim adamlarına rastlamak mümkündür. Bu insanların göç sebebini sadece daha iyi imkanlar için yaşamakla açıklamak mümkün değildir. Diğer önemli sebeplerden birisinin de ayrımcılığın ve adaletsizliğin minimuma indirilmesi, bilenin hak etmesi ve yükseltilmesidir.
Türkiye’deki üniversitelerde ise kendi vatandaşları arasında suni kamplar oluşturarak korkunç bir ayrım yapılmakta, çıkar gruplarına dahil olmayanlar bilimsel yöndeki yeterliliğine bakılmaksızın mağdur edilmektedir.
Bir çok kişi imkanlarının iyi olmamasını öne sürerek Amerika’nın olduğu gibi beyin göçünün Türkiye için hayâl olduğunu savunur. Hakikat ise böyle değildir. Türkiye 2. Dünya Savaşı’nın bitmesi ile birlikte tarihi bir fırsat yakalamıştır. Almanya’nın ve Sovyetler’in gözde bilim adamları savaş sonrası şartların elverişsizliği sebebiyle Türkiye’ye gelmiş veya gelmek istemiştir. Bunlardan Türkiye’ye faydalı olanlar da vardır. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Almanya’dan göçen bilim adamları ile büyük bir ivme kazandığı söylenir. Ama çoğunlukla da bu bilim adamları Türkiye’deki sözde bilim adamları tarafından harcanmıştır. Bir olay bu konuya bariz açıklık getirecektir. “Mukavemet’in Babası” olarak kabul edilen dünyaca meşhur bilim adamı Timoşenko Rusya’dan göç ederek Türkiye’ye gelir ve İstanbul Üniversitesi’ne müracaat eder. Üniversite öğretim üyelerimiz Timoşenko’nun müracaatını inceler ve bilimsel olarak yetersiz olduğuna hükmeder. Timoşenko daha sonra Amerika’nın ve dünyanın en iyi üniversitelerinden birisi olan Stanford’dan kabul alır ve ünü dünyaya yayılır.
Sovyetler’in 1991’de dağılması ile birlikte Türkiye’nin önüne İkinci bir fırsat çıkmıştır. Sovyetlerin önde gelen bilim adamları ülke şartlarının elverişsizliği sebebi ile kendilerine yaşayacak yer aramaktadır.  İçlerinde 5 -10 dolardan 40 dolara kadar komik maaş alanlar çoktur. Bunlardan bir kısmı yine Türkiye’yi düşünmüş bazıları kısa bir dönem çalışmış ama ilgisizlik ve art niyet sonucu göçmüşlerdir. Böylece Türkiye ikinci bir tarihi fırsatını cömertçe harcamakta hiçbir besi görmemiştir.          
 
Netice
Bu yazıdaki gayemiz Amerikan Üniversitelerini olduğunca yüceltmek ve ülkemiz üniversitelerini karalamak değildir. Amacımız üniversitelerin aksayan yönlerini gözler önüne sermek ve acil tedbirler almaktır. Bilimsel çalışmaların öğretim üyesinin şahsi işi kabul edildiği, binaların mesai sonrası kapatıldığı bu saatten sonra çalışmak isteyenlere bin bir güçlük çıkarıldığı bir üniversitenin doğru yolda olduğunu söylemek gerçeklere karşı göz kapamaktan ibarettir.
Eski yeni büyük küçük bütün üniversitelerimizin işleyişinde acilen radikal değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. Saydığımız bir çok menfi unsur yanında bir çok da müspet unsur üniversitelerimizde mevcuttur.
Bunun yanında örnek bir çok özelliğini saydığımız Amerikan üniversitelerinde hiç mi menfi yön yoktur? Üniversitelerimiz için saydığımız menfilikler aslında o üniversiteler için mevcuttur. Aramızdaki fark ise bu menfiliklerin orada istisna bizde ise genel kaide olmasıdır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.