Uşak -1°C / 12°C       Son Dakika : 23 Şubat Perşembe   
Ertunç ÖZTÜRK
AÇ İNSANIN İDEOLOJİSİ OLMAZ!
Çetin TÜRK
İŞSİZ GENÇLERE BALIK TUTMASINI ÖĞRETMEK
Osman Han ARSLAN
NEDEN “HAYIR” DEMELİYİZ?
Emrah AKYOL
META OLARAK GÖRÜLEN KIZLAR VE YOZLAŞAN BİR ÜLKE

 
Toplam : 159
Toplam : 11
    Üye Giriş

Üye Ol
 

ULUS-DEVLET - FEODALİZM ÇATIŞMASINDA DERSİM VE ATATÜRK DÜŞMANLIĞI

  Emrah AKYOL

          emrah.akyol@usakcity.com
         ULUS-DEVLET - FEODALİZM ÇATIŞMASINDA DERSİM VE ATATÜRK DÜŞMANLIĞI

 Başbakan Erdoğan, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Zaman Gazetesine verdiği röportaj üzerine 1938 Dersim olaylarından dolayı özür diledi ve Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşmesi meselesi tekrar alevlendi. Böyle bir durum, yani bir başbakanın geçmişte yapılan bir katliam için özür dilemesi, Türkiye tarihinde yaşanmış bir durum değil. Bu durumun ilk defa yaşanıyor olması, bu özrün gerisindeki amaçları irdelemeyi gerekli kılıyor.

            Öncelikle 88 yıllık cumhuriyetimizin son 9 yılında görevde olan bir siyasi iktidar var. Nedense, 9 yıldır özür dilemek siyasi iktidardan kimsenin aklına gelmedi. Sadece Dersim olayları ile ilgili olarak değil, mesela Ermeni Tehciri, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Varlık Vergisi uygulamaları, 1955 6-7 Eylül olayları, 1978 Kahramanmaraş, 1980 Çorum ve 1993 Sivas katliamlarından dolayı kimsenin aklına gelmediği gibi.

           Eğer siyasi iktidar gerçek anlamda tarihimizle yüzleşmek istiyorsa, sadece Dersim meselesi değil, yukarda saydığımız tüm bu olayları inceleyip, araştıracak tarihçilerden oluşan bir komisyon kurulmasına önayak olmalıdır. Bu komisyonun araştırmaları sonucunda bir özür dilenecekse, TBMM ve Cumhurbaşkanı aracılığı ile özür dilenir. Ayrıca yaşayanların ve mirasçılarının zarar ziyanı giderilir. Mesela el konulan toprakları iade edilir vs…

            Başbakan’ın özründen sonra çeşitli gazetelerde bu konuda onlarca yazı çıktı. Ayrıca Ermeni Tehciri meselesinde, “tarihçilerden oluşan bağımsız bir komisyonun kurulması, karşılıklı arşivlerin açılması ve komisyonun araştırmaları sonucunda ortaya çıkacak sonuca göre karar verilmesi gerektiği” şeklindeki Türkiye’nin yıllardır savunduğu tez ortadayken, nedense yandaş medyadan kimse, sürecin bu şekilde ilerlemesi gerektiği yönünde görüş beyan etmedi.  

          Dolayısıyla Başbakan’ın bir toplantıda sözlü olarak özür dilemesi hukuki olarak hiçbir anlam ifade etmez. Diğer yandan mesele zaten Dersim olayları veya Dersimliler değil. Bunun böyle olduğunu çok açık göreceğiz. Çünkü böyle bir komisyon kurulmayacak. Daha önce nasıl ki faili meçhul cinayetler için komisyon kurulması girişimleri iktidar tarafından engellendiyse, böyle bir komisyonun kurulması da engellenecektir. Nasıl ki referandumdan önce idam edilen insanlar için gözyaşı dökülüp, referandumdan sonra o insanların konusu bile geçmiyorsa, Dersim meselesinde de varılmak istenen amaca ulaşılacak ve sonra ne Dersim olayları bir daha anılacak ne de Dersimliler!

        Varılmak istenen amaç nedir?        

        İşte bu amacın ne olduğunu, geçen haftaki özür meselesini tek başına ele alırsak göremeyiz. Nasıl ki bir resme burnumuzun dibine kadar yakınlaştırıp bakmıyorsak, bu meseleye de sadece bu özür meselesi olarak bakarsak, resmin bütününü kaçırmış oluruz.

        Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğu, kuruluş felsefesini, yapılan devrimleri ve bu devrimlerle ulaşılmak istenen amacı vs… bilmek gerek.

        Türkiye klasik bir ulus devlet olarak kurulmuştur. Ancak kuruluş aşaması Avrupa’da kurulan ulus devletlerden farklıdır.

        Osmanlı’nın yıkılması ile daha önce Osmanlı toprağı olan yerlerde yaşayan ve Müslüman olan tebaa anayurda yani Anadolu’ya kaçmıştır. 1920’lere gelindiğinde Anadolu’da birbirinden tamamen farklı kültürdeki insanların bir arada yaşadığı bir topluluk oluşmuştur. Bu topluluğun kendi başına bir ulus yaratmasının imkânsızlığı ise ortadadır. Çünkü tarihsel olarak böyle bir örnek görülmemiştir. Kısaca Avrupa’nın tam tersi bir durum yaşanmaktadır. Şöyle ki Avrupa’daki ulus devletleri halk kurarken; Türkiye’de önce devlet kurulmuş, sonra kurulan devlet bir ulus kurmuş veya kurmaya çalışmıştır. Bir ulus yaratmak için, Kurtuluş Savaşından hemen sonra cumhuriyet ilan edilmiş, arkasından da hızlı bir şekilde devrimlere geçilmiştir. Bu devrimlerin esas amacı, birbirinden tamamen farklı kültürel yapıdaki, daha da önemlisi farklı dinsel, mezhepsel ve etnik yapıdaki insanlardan bir ulus yaratmaktır. Ortadoğu’da yaşanan iç savaşlar bu işin ne kadar zor oluğunun en bariz kanıtıdır. Mustafa Kemal’in 1920’lerde bulduğu çareyi, 2000’li yıllarda bulamayan bir Ortadoğu, O’nun ne kadar büyük bir deha ve en önemlisi bu topraklar üzerinde yaşayan insanların en büyük şansı olduğunun en büyük kanıtıdır.

           Küçük birkaç örnek vermek gerekirse; okuma yazma oranının %8’lerde olduğu ve çeşitli etnik toplulukların farklı diller konuştuğu bir toplumda alfabe devrimi yapılmıştır. Çeşitli dinlere ve mezheplere hatta tarikatlara bağlı insanların yaşadığı bir toplumda laiklik ilkesi benimsenmiş, tüm inançlara eşit yaklaşılmış, tarikatlar yasaklanmıştır. Hukuk sistemindeki ikililik kaldırılarak Medeni Hukuk kabul edilmiş, dini veya etnik kökeni ne olursa olsun tüm yurttaşlar hukuk karşısında eşit kabul edilmiştir. Eğitim sisteminde medreseler kaldırılarak, Tevhidi Tedrisat Kanunu çıkarılmış ve eğitimde birlik sağlanmıştır. Böylece birbirinden tamamen farklı kültürde insanların yetişmesi engellenmeğe çalışılmıştır. Bu birkaç devrimle bile cumhuriyetin amacı çok açık olarak görülmektedir. Birbirinin dilinden anlayan, aynı eğitim ve hukuk sistemine tabi olan insanların yaşadığı bir ulus yaratmak. Böyle bir ulus yaratamazsanız bir iç savaşın çıkması ve insanların birbirini boğazlaması kaçınılmaz olur. Bunu da en iyi görenler genç Cumhuriyetin yönetici kadrosudur.    

         Bu kadronun ve Mustafa Kemal’in gerekli gördüğü en önemli devrimlerden birisi de yapılamayan “toprak reformu”dur. Cumhuriyetin kurulduğu günden bugüne kadar Türkiye’de yaşanan isyanların engellenememesinin altında yatan sebeplerden birisi bu reformun yapılamamış olmasıdır.

         Türkiye’nin klasik bir ulus-devlet olabilmesi için ulus-devlet modelinin tersi bir durum olan feodal yapının olması eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. İşte Dersim meselesinde kilit nokta burasıdır.

         Bu feodal yapının yıkılması için öncelikle “Köy Enstitüleri” denilen sistem ortaya çıktı. Bu sistemin amacı, kırsalda yaşayan ve kentlere gelemeyen halkın ayağına eğitimi götürmek, bölge halkının aydınlanmasını sağlamaktır. Ancak bu sistemin özelliği, şimdiki ilk ve ortaokul sisteminden farklıdır. Bölge halkına fen, matematik ve sosyal bilimler yanında köy hayatında işe yarayacak pratik ve mesleki bilgilerin de verilmesi bu farklılığı oluşturur. (Köy Enstitüleri İkinci Dünya Savaşından sonra, CHP döneminde “komünist yuvası” olduğu gerekçesi ile kaldırılmıştır.) Böylece bilinçli bir şekilde kırsal bölge halkının aydınlanması engellenmiştir. Böylece feodal yapının yani aşiret düzeninin devamı garanti altına alınmıştır. Diğer yandan yapılamayan toprak reformu ile topraksız olan köylü, eğitimsiz de olduğu için şeyhin ve aşiret reisinin kölesi durumunda kalmaya devam etmiştir. Bu düzen ne acı ki 2011 yılında halen devam etmektedir.

           İşte böyle bir düzenin olduğu Dersim, 1930’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarının, kurallarının, askerinin, polisinin, okulunun ve memurunun giremediği tek yer! 52 tane aşiret lideri/şeyh/şıh/ağa kendi okulunu kurmuş eğitimini veriyor, kendi mahkemesini kurmuş yargılıyor ve vergiyi de yine kendisi topluyordu.

           Bu yapının kırılması ve Dersim’in Türkiye Cumhuriyeti’ne dâhil edilmesi için 1930’lu yılların başından itibaren bir takım önlemler alınmaya başlanmıştır. Ancak alınan bu önlemler ağalık-şeyhlik yapısını kıramamış, üstelik bu yapı daha da kökleşmiştir. 1933 senesinde yapılan ilk harekâttan sonra büyük operasyon 1937’de yapılmıştır. Ancak bölgenin arazi şartlarından ötürü sonuç alınamayınca, Sabiha Gökçen’in de katıldığı hava operasyonuna karar verilmiş ve 3 uçak filosu ile Dersim havadan bombalanmıştır. Ancak bu harekât da tam anlamı ile sonuç vermeyince 1938’e kadar askeri harekâtlar devam etmiştir. 1938’de isyancıların elebaşları yakalanıp idam edilmiş, isyana katılanların büyük çoğunluğu öldürülmüştür. Tabi bu arada sivil halktan da binlerce insan bu operasyonlar sırasında öldürülürken, binlercesi de sürgüne gönderilmiştir. Devletin Dersim’e bayrağını dikmesi 1938 yılının sonlarını bulurken, ufak çaplı direnişler ise 1948 yılına kadar devam etmiştir.

         Kısaca Dersim İsyanı denen olay budur: Devletin hükmünün geçmediği bir bölgede bir isyan olması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyada her devletin yaptığını yaparak, bu isyanı bastırması meselesidir. Devlet başlayan isyanı bastırdığı ve isyancıları astığı için suçlanamaz ve bunun için özür de dilemez. Ancak sivil halktan zarar gören ve sürgüne uğrayan insanlar için dilenecekse bir özür, bu da bir toplantıda dilenen bir özürle olmaz.  

         Diğer yandan olayı, sadece yaşanan bir isyan, bu isyanın bastırılması ve günümüzde bunun için özür dilenmesi olarak görmek ve üstüne dünyadan soyutlayarak görmek yanlıştır. Olayın ikinci kısmında kısaca buna değinirsek, iki dönem karşımıza çıkar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan Soğuk Savaş ve 1990’dan sonra başlayan ve halen devam eden Soğuk Savaş sonrası süreç olarak ikiye ayırabiliriz.

          İkinci savaştan sonra başlayan Soğuk Savaşta dünya, Sovyet Rusya ve ABD arasında bölüşülmüştür. Bu bölüşümde bir tarafın yapacağı en ufak bir hata, dünyanın sonunu getirebilecek bir felakete yol açabilecek kadar risklidir. Sovyet Rusya’nın savaş sonrasında, Boğazların denetimi ile Kars ve Ardahan üzerindeki talepleri Türkiye’yi NATO tarafında olmaya mecbur bırakmıştır. Birinci savaştan sonra 1918’de Batı dünyası arasında bölüşülmesi düşünülen Türkiye’nin, İkinci savaştan sonra toprak bütünlüğü ve özellikle ordusu büyük önem kazanmıştır. Çünkü Sovyet Rusya’ya karşı ABD’nin ileri karakolu olarak üzerimize düşen görevi layığı ile yerine getirmemiz gerekmektedir ve 1990’a kadar da getirdik. Bu tarihten sonra Soğuk Savaş bitti ve 10 yıllık bir karmaşa döneminden sonra 11 Eylül 2001’de yeni bir dünya düzeni kurulma aşaması başladı. Bu aşamanın da en önemli tarihlerini yaşadık, yaşıyoruz. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan, adına Arap Baharı denen isyanlarla bölgedeki diktatörlükler birer birer yıkılarak, diktatörleri ya yargılanıyor ya da linç ediliyor. Demokrasi şiarı ile başlayan bu isyanlar, bu devletlerdeki diktatörlükleri yıkarak, teokrasiye dönüşüyor. Bu seçimli teokrasilerde ise Batı dünyasının sözünden çıkmayan kuklaların başa geçeceği görülmektedir.

         Böyle bir dünyada Türkiye’nin daha önce önem taşıyan toprak bütünlüğünün ise artık bir önemi kalmamıştır. Daha da önemlisi böyle bir devletin varlığı artık Batı dünyasının amaçlarına hizmet etmemektedir. Böylece 1950’den başlayarak günümüze ulus-devlet kavramının bitirilmesi sürecinde son aşamaya gelinmiştir.

         Bu süreçte üç kavram önem taşımaktadır: 1-Cumhuriyetin ilkeleri ve Cumhuriyeti kuran parti CHP; 2-Cumhuriyetin bekçisi olan ordu; 3-Mustafa Kemal Atatürk.

         Cumhuriyetin ilkeleri 1938’den, özellikle de 1950’den sonra hızla yok edilmektedir. CHP ise 1950’den günümüze tek başına iktidara gelememiştir ve gelmesi de beklenmemektedir. Cumhuriyetin bekçisi denen ordunun hali ise içler acısıdır. Darbelerle ve muhtıralarla beraber anılan ordunun bugün onlarca generali içerde yatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk bugün Türkiye’yi bir arada tutan tek sacayağıdır. Bu sacayağına yapılan saldırılar da bilinçli bir projenin öğelerinden birisidir. Dersim isyanı da bu projeye hizmet etmek için seçilmiş tarihsel olaylardan birisi, belki de birincisidir.

         CHP Tunceli Milletvekili Sinan Aygün’ün açıklamaları ile başlayan, Başbakan Erdoğan’ın yakalanarak asılan Seyit Rıza adlı aşiret liderine ve harekâtta öldürülen Dersimli sivil halka yaktığı ağıtlarla devam eden süreç; “Atatürk’ün harekâttan haberi vardı, kararlar altında imzası var” denilerek devam ediyor. Böylece bu sürecin esas amacının, Dersim ve Dersimliler olmadığı, esas amacın Atatürk’ten bir Hitler, onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nden de soykırımcı bir devlet yaratmak olduğu çıkmıştır.

         İsmet İnönü gibi tarihsel kişiliklerden sonra, hayattaki CHP’liler itibarsızlaştırıldı ve CHP bitirildi. Orduda ne kadar emekli ve muvazzaf subay varsa darbecilikle suçlanıp içeri tıkılarak itibarsızlaştırıldı. Üstelik darbe yapanlar resim yapıp, muhtıra yayınlayanlar arabalarla ödüllendirilirken! Sıra Mustafa Kemal Atatürk’e gelmiştir.

        Bu topraklar üzerinde yaşayan halk, Atatürk’ü “diktatör” ve “soykırımcı” görmeye başladığı gün, gerçek “diktatörün” ve “soykırımın” ne olduğunu anlayacaktır!    



2011-12-05 | Bu yazı  3240  kere okundu

YORUMLAR

Yorgun Demokrat 2011-12-05
Yazının son 3. Paragrafı
Yazının son 3. Paragrafındaki isim Sinan Aygün değil Hüseyin Aygün olacak. Onun dışında yazar tarihi ve entellektüel bilgisini Sol/Sosyal Demokrat çizgide yorumluyor. Bazı görüşlerine katılmasam da beğeniyorum. Usakcity ailesine ve Emrah Beye teşekkürler...

SON YAZILARI

META OLARAK GÖRÜLEN KIZLAR VE YOZLAŞAN BİR ÜLKE ULUS-DEVLET - FEODALİZM ÇATIŞMASINDA DERSİM ve ATATÜRK DÜŞMANLIĞI DEMOKRAT DİKTATÖR(!) TERÖR VE DEPREM: 88. YILINDA CUMHURİYETİMİZ BARIŞ SAVAŞTAN SONRA GELİR BİRİLERİ “TEĞET” Mİ DEMİŞTİ? UZLAŞ-MA KOMİSYONU! AKDENİZ de HEGEMONYA SAVAŞLARI VE EZİLEN ORTADOĞU DEMOKRASİ Mİ, YENİ SÖMÜRGECİLİK Mİ? HAMASETİN ADI İSRAİL
RSS © 2012 USAKCITY
Site iceriğinin telif hakkı bildirilmeksizin kullanılması yasaktır