banner371
 27 Mayıs 1960 Devrimi…
12 Mart 1971 Muhtırası…
12 Eylül 1980 İhtilali/Darbesi…
28 Şubat 1997 Post-Modern Darbe…
27 Nisan 2007 E-Bildirisi…
Hepsi  “Askerlerin müdahalesi!”…
Hepsinde de “İktidarlar değiştiriliyor!”…
Hepsinin adı değişik!
Devrim, muhtıra, ihtilal, Post-modern darbeler…
Ardından hiç de darbe tarihimize yakışmayacak pısırık(!) gibi algılanan masum bir “Nisan Bildirisi”…
Ne var ki; 
27 Mayıs’ta Demokrat Parti…
12 Mart’ta Adalet Partisi…
12 Eylül’de yine Adalet Partisi…
28 Şubat’ta Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi (Demokrat Parti)…
27 Nisan’da AKP… 
Her nedense bu tür girişimlere muhatap kalan, her defasında sağ partilerin olması  aslında aklımıza ve hafızamıza kapı açmalıdır… 
Aslında bu darbe girişimleri bu partilere değil, bu partilerin milletimize kazandırmış olduğu evrensel insani değerlere idi…
Bu değerler bir dönem sahipsiz kalmıştı ki; Özellikle AKP, Milli Görüş Gömleği’ni değiştirip “Sağ ve Menderesçi” söylem geliştirerek  “Ergenekon ve Balyoz”, “Poyrazköy ve Casusluk” gibi sadece hukuki sürecin işlemediği özel gündemlerle ve “Darbelerle Uğraşarak” sürekli oy artırıyor. 
Yakın tarihimizdeki darbeleri, özellikle 27 Mayıs’ı halâ ateşli bir şekilde savunan kesimler var. 
İktidarı milletten meşru bir metodla alanları idam eden “Albaylar Cuntasını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tamamı imiş gibi göstermek, anlamak”, Türk Ordusu’na karşı yapılmış başka bir tarihi hata…    
Bugünlerde  bilhassa Deniz Kuvvetleri’ndeki istifalar, yargılamalar ve Eski Genel Kurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un hapiste olması, özellikle 27 Mayıs’ı savunan kesimin dışındaki nice insanları, hatta Başbakan’ı bile kaygılandırmış durumda.    
   
Türk Silahlı Kuvvetleri, Türklerin sahip olduğu en eski kurum ve Dünya’nın da en eski kurumlarından… 
 27 Mayıs Devrimi’ndeki bazı bilinmeyen konular, umarım hepimize yeni değerlendirme alanları açacaktır…  
 İÇ HİZMET KANUNU KİMİN ESERİ? 
27 Mayıs’a, “Devrim” diyenlere ve savunanlara sorsak;
27 Mayıs Cuntası, hangi devrimleri yaptı?” ya da “27 Mayıs bugünlerde bile geride tebessümle anacağımız ne bıraktı?”…
Sanırım bu işi bilenler, “Sosyal Devlet İlkesi, Sendikal örgütlenme, Demokratik Anayasa, Planlı Ekonomik Yönetim, Kuvvetler Ayrılığı, Siyasal Örgütlenme Özgürlüğü” gibi konuları sıralayacaklardır ki, bunlar doğrudur. 
Ancak, 1961 Anayasası “Devletçilik, Halkçılık ve İnkilapçılık” ilkelerine yer vermemiş, “Milliyetçilik İlkesi, Milli Devlet” olarak değiştirilmiştir. 
Gerçi teorik bir yaklaşımla, bugünün “Kürt ve diğer Etnik Sorunlar” yakın tarih açısından kökeninde 27 Mayıs Cuntası’ndan kalan bir muammadır. 
27 Mayıs, Cumhuriyet tarihimizde darbe  geleneğini başlatan cuntanın adresi gibi gözükse de  31 Mart Vakıası’nın modern yüzüdür ve ülkede daha sonraki ihtilâllere ve askeri müdahalelerin hukuken önünü açması en önemli devrimci yönüdür! 
Çünkü, “Askerlik İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi”ne dayandırılarak yapılan bir takım askeri girişimler o dönemde kanunlaştırmış ve bu kanun  “Atatürkçülük adı altında ve sanki Atatürk Zamanı’nda çıkarılmış” gibi anlatılmış ve öyle bilinmesi sağlanmış, hatta ezberletilmiştir…
Oysa…
 Atatürk Dönemi’nde 22 Mayıs 1930 tarihli 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu askerin siyasete müdahalesini kesinlikle yasaklıyordu. 
Ve…
4 Ocak 1961 tarihinde çıkarılan “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu”…
35. Madde ve 85. Madde;
“Lüzumu halinde ve gücü bulduğunda darbe yap!” diyordu…
CUNTA, ABD KARŞITI MIYDI? 
15 Temmuz 1960’tan önce derhal darbe yapılmalıydı!
Çünkü “Komünizmle Mücadele Eden”, aralarında “Saldırmazlık Anlaşması olmasına rağmen, Kars’ı ve Ardahan’ı sınırlarına dahil etmek isteyen Sovyetler”e karşı, “’TBMM’de NATO’ya girmeyi Oy Birliğiyle kabul eden Türkiye”, son dönemde  “Demokrat Parti  Hükümeti  bir eksen kayması mı yaşıyordu?”… 
Aslında eksen kayması değil oturduğu ekseni üyesi bulunduğu NATO’yu, Avrupa Topluluğu (O günkü adıyla)  ve Bağdat Paktı gibi girişimlerle sağlamlaştırmak stratejisini güdüyordu. 
Neredeyse 1510’lardan beri “Devletin Kutsallığı” adına yapılan siyaset, ilk kez Demokrat  Parti Dönemi’nde “Millet Eksenine” oturmuştu.  
  
Türkiye, 1958’de Nükleer Çalışmaları’na başlamıştı!
Seydişehir Aliminyum ve İskenderun Demir Çelik Yatırımları”na ABD kredi açmamış ve bu yatırımlara sıcak bakmıyordu. Başvekil de bu yatırımları gerçekleştirmek için, Sovyetler ile ilişkilerini geliştirmeye karar vermiş, 15 Temmuzda Moskova Ziyareti programlanmıştı. “. (Nitekim bu yatırımlara Aliağa Petrol Rafinerisi de dahil edilerek 1965’te Süleyman Demirel Başbakanlığı’nda finans ve teknik yatırımı SSCB ile yapılmıştır). 
DP’li Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin Nazım Hikmet Şiirleri’ni sevmesini bile “Komünist Tevfik İleri Rusya’ya” şeklinde Ana Muhalefet propaganda yapmış, Ulus Gazetesi de manşet atmıştı. 
Hattâ, Demokrat Parti Hükümeti “ABD’den kredi olarak Dolar Alıp TL vermeyi”  teklif edecek kadar mı küstahtı!
Ne ilginçti ki, muhalefete göre hem ABD’ci hem de Rusya’cı bir Demokrat Parti Hükümeti vardı!
Menderes, 15 Temmuz’da Sovyetlere giderse iki kutuplu dünyada ilginç gelişmeler olabilirdi!
10 Temmuz 2000 tarihinde Hürriyet Gazetesi’ne röportaj veren ADB Askeri Ataşesi Fred Haynes ‘‘O dönemde politikamız SSCB'nin çevresini müttefik güçlerle kuşatmaktı. Türkiye o zaman da önemliydi şimdi de’’ diyordu. 
Ve 15 Temmuz Moskova ziyaretinden önce de darbe gerçekleşti. 
27 Mayıs Devrimi’ni yapan Milli Birlik Komitesi’nin 3 önemli ortak özellikleri vardı. 
1. ABD’ye karşı olmaları
2. ABD’de eğitim almış olmaları
3. Cuntanın bazı Hibe Paralarının da ABD’den gelmiş olmasıydı! 
Milli Birlik Komitesi zaten 38 subaydan oluşuyordu!
 “1947’den itibaren ABD ile Türkiye’nin kurduğu aşırı ilişkiden olan rahatsızlıklarını” basın yoluyla sürekli bildiriyorlardı.  Cuntacılara göre, “Demokrat Parti – ABD İlişkisi ülkeye zarar vermişti!”… 
Oysa darbe sabahı, Milli Birlik Komitesi Alparslan Türkeş’in okuduğu Darbe Bildirisi’nde “Nato ve Cento’ya bağlılıklarını” ilan etmişlerdi.
Darbeden bir gün sonra ilk iş olarak sabah saat 09.00’da (Cemal Gürsel, Alparslan Türkeş, ABD Büyükelçisi Warren ve ABD Askeri Ataşesi Yarbay Haynes) toplantıya geçtiler. MBK Başkanı Cemal Gürsel “ABD ile müttefik olduklarını, Ankara’nın Amerikan Politikasının kesinlikle değişmeyeceği güvencesi” vererek, taahhütünü yineledi.   
ABD, bu toplantıdan 2 gün sonra  (30 Mayıs 1960) “Cuntayı tanıdığını” bildirdi. 
“Demokrasi ve İnsan Hakları” konusunda çok hassas  olan ABD, CUNTAYI derhal niçin tanımıştı?
28 Mayıs 1960 günü sabah 9’da yapılan toplantının önemli bir başka  gündemi daha vardı: 
2.900 ile 4.000 arasındaki subayın emekli edilmesini ABD Yetkilileri ile masaya yatırmışlardı.”.    
Konuyu gündeme getiren Kurmay Albay ve Milli Birlik Komitesi Üyesi Alparslan Türkeş idi. 
Darbe öncesi emekli edilecek kişilerin sayıları hesap edilmişti ki ABD Büyükelçisi’ne ve Askeri Ataşesi’ne bu teklifi sunmuştu. 
13 Temmuz günü MBK Başkanı Cemal Gürsel ABD Büyükelçisi Warren’i tekrar Başbakanlığa davet etti. Askeri danışmanlarıyla beraber bir toplantı daha yapıldı. Büyükelçi Warren 23 Temmuz tarihli telgrafta; “Görüşmelerinde emekliye sevk edilecek subay ve generallerin durumunu ele aldıklarını, bu tasfiyenin siyasi amaçlı olduğunu, aynı zamanda Türk Ordusu’nun savaş gücünün azalacağını, ABD’nin bu işe karışmaması gerektiği düşüncesini” aynı gün Washington’a rapor etmişti. 
Washington, Büyükelçi Warren’in bu görüşüne katılmadığını, “Emekli edilecek General ve Subayların durumunu kendileri açısından fırsat olarak” değerlendirmiş ve NATO Başkomutanı Norstad’ın “Bu aşamada devreye girilmesi gerektiği” görüşüne katılarak, 24 Temmuz 1960’ta bir günlük Ankara ziyareti gerçekleştirdi.   
İlginçtir ki, NATO Başkomutanı Norstad Anti-Amerikancı çizgideki subayların tamamıyla aynı gün görüşmeyi başarmıştı. 
Bu bir günlük ziyarette “TSK’da yapılacak geniş kapsamlı tasfiye operasyonu ele alınmış ve bu operasyona ABD’nin yardım edeceği sözünü” vermişti.  NATO Başkomutanı Norstad bir günlük ziyaretini rapor etmiş ve “Planın sorumluluğunu üstlenen subayların ABD’ye karşı tavrı iyidir; ABD’de eğitim gördükleri için, çoğu İngilizce bilir. Çoğu Amerikan önderliği umduğu, beklediği izlenimini veriyor ve bu aşamada devreye girmek çok önemlidir.”   şeklinde görüşlerini belirtmişti.
Hulusi Turgut’un “Şahinlerin Dansı – Alparslan Türkeş Anlatıyor” adlı kitapta; Alparslan Türkeş; “Yüksek rütbeli subayların sayılarının çok arttığını, piramidin altının tıkandığını, sağlığa elverişsiz, mesleki bilgilerinin yetersiz, yüksek rütbeli subayları tasfiye ederek orduyu gençleştirmek ve modernleştirmek istediklerini” anlatmıştı.
Kitabın “İhtilalciler de Amerika’dan Para Aldı” başlıklı bölümünde;
Milli Birlik Komitesi subayların dosyalarını incelemeye alarak sağlık durumları, askerlik sanatına yeterlilikleri ve ahlaki durumları itibariyle tek tek değerlendirildiğini ve sonuç olarak 275 General ve Amiralle 7.000 Subayın ordudan tasfiyesine karar verdiklerini” anlatmıştır. 
Bu araştırma ve tespitler yapılırken muhtemelen yüzde üç ya da beş hata yapılmış olunabileceğini, yahut bir takım kıskançlıkların da rol oynamış olabileceğini” sözlerine ilave etmiştir.
Milli Birlik Komitesi’nin bir kısmı “Bütün generallerin tasfiye edilmesini, orduda komuta kademesinin genç albay  ve yarbaylardan oluşmasını” istiyordu.  Komite Başkanı Cemal Gürsel ise “Generalsiz ordu mu olur?” dediği için 30 general ve amiral hizmette bırakılmıştı.        
  
Alparslan Türkeş, “ Ordunun, gençleştirme hareketinde de yine paraya ihtiyaç vardı. O sırada, NATO’nun Paris’teki Başkomutanı Norstad Türkiye’ye gelmişti. Projemizi kendisine anlattık. Bize yardım edin, dedik. Bu iş için 12 Milyon Dolara ihtiyaç vardı.  Para ABD’den temin edildi. Bu, NATO parası değildi. Bundan sonra tasfiye hareketine girişildi.”, demişti.
Alparslan Türkeş,   “Bu para niçin Amerika Birleşik Devletleri’nden geldi?” sorusuna, “Dost ve müttefiktik. Çok yakın münasabet içindeydik”  yanıtını vermiştir.  
ORDUDAKİ BÜYÜK OPERASYON BAŞLIYOR 
GENELKURMAY BAŞKANI ERDELHUN İDAMLA YARGILANIYOR
27 Mayıs’tan henüz 65 gün sonraydı…
2 Ağustos 1960 gününde çıkan 42 sayılı kanunla Türk Ordusu’ndan 275 General, 7.000 Subay emekli edilmişti!
Bu dünyada eşi görülmemiş bir tasfiye operasyonuydu! Hatta ABD’lilere darbeden birgün sonra ilk teklif edilenden daha yüksek bir sayıya ulaşılmıştı. 
Başbakan Adnan Menderes iktidarında ihtilal söylentilerine karşı “Ben orduyu onbaşılarla bile idare ederim” demişti, ama kendisini daha sonra idam edecek güç,  “Generallerin % 90’ı, Albayların % 55’i, Yarbayların % 40’ı, Binbaşıların da  % 5’ini tasfiye edip, emekli etmişti!”.  
NATO Başkomutanı Norstad 1960 Ağustos’unda bu tasfiye operasyonuyla ilgili olarak, “Ruslar, bir atom bombası atsaydı, bir hamlede, bu kadar Türk Generalini saf dışı bırakamazdı!” demişti… 
 Anlaşılan o ki, Demokrat Parti’ye karşı devrim yapılmamış, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne balyoz gibi indirilen 42 sayılı kanun çıkarılmıştı… 
27 Mayıs 1960 gecesi saat 3’te Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, tutuklandı. 
Kendisine önceden bildikleri cevabın sorusunu sordular; “Cuntanın başına geç!”…
Rüştü Erdelhun, bu teklifi kabul etmedi! 
Çok değil bir gün önce (26 Mayıs), Genelkurmay Karargahı’nda herkesi toplayıp “Balkan Harbi’nde Osmanlı Ordusu’nun ikiye bölündüğünü ayrıca Japonya, Yunanistan, İtalya’nın yakın tarihlerindeki Ordu-Siyaset İlişkisinden ülkelerinin neler kaybettiğini, düştükleri buhranları” anlatmıştı. 
 Orgeneral Erdelhun’a kendisinin kıramayacağı ve sevdiği bir Korgeneral yeni bir teklifte bulunmuştu;
Radyoya gidip ihtilale katılın, cuntanın başına geçin! Kendinize de yazık etmeyin!”     
Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun bunu da kabul etmedi…
Ve İstiklal Savaşı Madalyalı Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, Yassıada Mahkemeleri’nde idamla yargılandı, cezası da müebbet hapisle onanmıştı!
Rüştü Erdelhun’un suçu “Demokrasiye ve milletin sağduyusuna olan inancıydı”… 
Bazı suçlar vardı ki, o insanları kahraman yapacak cüret-i kâmil özelliğindeydi!
27 Mayıs Cuntası’na, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala da karşı koymuş, “Demokrasiye, cumhuriyete ve millet oyuna bağlılığını bildirerek” müdahaleye katılmadı. Kendisine Genel Kurmay Başkanlığı’nı teklif etmek üzere gelen subaylar tarafından  tutuklandı ve hemen emekli edildi. 
Ragıp Gümüşpala  mücadelesine demokratik biçimde devam etti ve Adalet Partisi’ni kurarak bu partinin Genel Başkanlığı’nı üstlendi. 
MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ BU TASFİYELERE NEDEN ÇOK ÖNEM VERİYORDU? 
Tasfiyeler sadece Orduda yaşanmıyordu…
“DP’liler yurtdışına çıkarken 12 uçak dolusu altın, mücevherat ve parayla kaçarken, yakalandılar… “.
Bunun dışında, 28 Nisan – 27 Mayıs arasında yüzlerce genç öldürüldükten sonra gizlice gömülüp, bir kısmının hayvan yemi yapılan makinelerde toz haline  getirildi” deniliyordu.
MBK 3 Haziran 1960’ta “Hürriyet şehitlerimizin tespiti işine idareyi aldığımız andan itibaren ehemmiyetle devam edilmektedir” şeklinde bir tebliğ yayınlamış ve 9 Haziran 1960’ta İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar tarafından “Naaşları belki bulamayacağız ama ölülerimiz vardır” demiştir.
Daha sonra bunların tamamının yalan olduğu ortaya çıkmıştı. 
Demokrat Parti Dönemi’nde muhalif duruş izleyen bazı akademisyenler, 27 Mayıs’a destek vermesine karşın Ekim 1960’ta görevlerinden uzaklaştırılmışlardı.  
Bunların dışında, Ali Fuat Başgil, Sebahattin Eyüboğlu, Tarık Zafer Tunaya ve Haldun Taner gibi bugün bile değerlerinden şüphe edilmeyecek  toplam 147 profesör, ordudaki  gibi akademik tasfiyeye tabi tutulmuştu. 
Bu kararı protesto etmek için,  Turhan Feyzioğlu, Sıddık Sami Onar, Suut Kemal Yetkin ve Fikret Narter gibi rektör ve akademisyenler de görevlerinden istifa etmiştir. 
Ne var ki Prof. Dr. Sıddık Sami Onar ve bir çok akademisyenin durumu ilginçtir.
Argo ifade ile “27 Mayısçıların önce gazına gelmişler, hatta 1961 Anayasası’nı hazırlamışlar, sonra da cuntaya muhalif olmuşlardı!”. 
Bunların dışında Milli Birlik Komitesi’nde 14 Türkçü – Milliyetçi çizgideki, “Türkeş ve Kabibay Grubu” da tasfiye edilenler arasındaydı. 
Cunta, “Züccaciyeci dükkanına giren fil gibi” herkesi kırıp, deviriyordu!
Başbakan Adnan Menderes’in idamından üç hafta sonra 15 Ekim 1961’de Milletvekili Seçimleri yapıldı. 
Demokrat Parti’nin oy tabanının mirasçıları olan üç parti oyların % 62’sini alarak 277, CHP ise 173 milletvekili çıkardı. 
Seçimler “Menderes’in Zaferi” olarak ortaya çıkınca, Milli Birlik Komitesi durumdan rahatsız oldu. 
Milli Birlik Komitesi’ne İstanbul kanadına bağlı 10 General ve 18 Albay toplandı ve 25 Ekime kadar yönetime el koyacağını kararlaştıran “21 Ekim Protokolü” ve 22 Ekim’de MBK’nin Ankara kanadı aynı içerikteki “Mürted Protokolü” imzaladılar. 
İsteklerimiz olmazsa daha ağır bir rejim gelebilir!” mesajı veriliyordu…
24 Ekim’de Çankaya’da önemli bir toplantı daha yapıldı. 
MBK Başkanı Cemal Gürsel ve Silahlı Kuvvetler Birliği Onursal Başkanı Cevdet Sunay, Adalet Partisi Genel Başkanı  Ragıp Gümüşpala, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü, Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı Ekrem Alican, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı ve bir çok generalin hazır bulunduğu toplantıda;
1. Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı için çalışılacağına 
2.  Yassıada mahkûmlarına af çıkarılmayacağına
3. Tasfiye edilen general ve subayların orduya geri alınmayacağına,  dair  protokol imzalandı!
Prof. Dr. Ali Fuat Başgil MBK üyeleri tarafından ölümle tehdit edildiği için, Cumhurbaşkanlığı adaylığından geri çekildi.  
25 Ekim 1961 günü TBMM toplandı, askeri rejim sona erdi!
26 Ekim 1961 günü artık  tek aday olan Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı seçildi. 
Menderes Dönemi’ndeki bugün bile halâ eleştirilen “Tahkikat Komisyonları” artık yoktu ama; Onun yerine “Darbeyi eleştirmenin suç olduğu” 5 Mart 1962’de çıkan 38 sayılı yasa çıkmıştı
Ne de olsa, 1961 Anayasası daha da demokratikti! 
27 Mayıs’ın öncesi ve sonrasındaki ezberlerimizi bozacak bilinmeyenler, halâ o kadar çok ki!
Bugünlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yaşananları bilemediğimiz gibi…
Cumhuriyet Tarihi’nde yaşadığımız bir çok sürecin temel kavram kargaşası “Devlet Adına Devlette Temsil” ile, “Milleti  Devlette Temsil” prensiplerinin karşı karşıya gelmesidir. 
Devrim Arabaları’na benzin koymayı unutan Cunta, bu arabaları neden bir daha yürütecek ve üretecek iradeyi göstermemişti?
Dünya’nın en eski kurumlarından biri olan Türk Ordusu’ndaki bu büyük tasfiyede neden çok becerikli ve istekli bir irade ortaya koymuştu?

 
   
Kaynaklar: 
 Cüneyt Akalın, “Askerler ve Dış Güçler-Amerikan Belgeleriyle 27 Mayıs Olayları”, Cumhuriyet Kitapları, 2000
 Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Amerikan Belgelerinde 27 Mayıs Olayı, Belleten Sayı: 227
 “İdamlar çok büyük hataydı etkileri bugüne dek geldi”, Hürriyet Gazetesi, Kasım CİNDEMİR, Fred Haynes’ la Ropörtaj; http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/07/10/221797.asp  (Son Giriş:05.02.2013)
 Hulusi Turgut, “Şahinlerin Dansı Alparslan Türkeş Anlatıyor”, ABC Yayınları, 1995
http://tr.wikipedia.org/wiki/27_May%C4%B1s_Darbesi#cite_note-127 (Son Giriş:05.02.2013)
Sinan Tavukçu, “27 Mayıs Darbesi TSK’ya Yönelik Bir Operasyon muydu?”
http://www.haber10.com/makale/15672/  (Son Giriş:05.02.2013)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
yiğit lahnacı 4 yıl önce

mustafa abi eline,emeğine sağlık tebrik ederim.

Avatar
erhan karslı 4 yıl önce

üstadım yine bir döneme açıklık getiren kapsamli ve derin bir yazi yazmişsin. emeğine sağlik.tebrik ederim.

Avatar
Murat Oğuz 4 yıl önce

devrim, ihtilal, inkilap... önce anlamlari iyi bilinmeli cümle içinde uygun anlamda kullanilmalidir. 1960 devrimi diye bir ifade olabilir mi ya?

Avatar
mustafa tunay 4 yıl önce

yürü be kardeş arkandayız

Avatar
uşaklı 12 ay önce

bu darbe;lerde hiç siyasetçilerin suçu yok mu?????????

banner243

banner309